Kuklacının Son Oyunu

Bizimkiyle paralel bir evrende, kuklaların izin verildiği takdirde canlanabildiği bir dünya vardı. “Kuklacılık” son derece üst bir makamdı. Bu bir iş değil, sanattı. Okulları ve kursları, ustaları ve çırakları vardı. Bir de “Kukla Büyüsü” vardı. Sadece belli bir seviyeye ulaşmış “kuklacıların” yapabildiği bir büyü. Bu büyü yapıldığında ‘kukla’ kendi başına hareket edebilen bir bireye dönüşürdü. Gösteriler şenlenir, insanlar mutlu olurdu.

Bu öykünün geçtiği zamanda, insanlar yine “mutlu” oluyorlardı. Ama bir sorun vardı. Birey olmayı başarmış kuklalar, durumdan o kadar da memnun değildiler…

* * *

“Ne demek oynamayacağız?”

“Bayaa oynamicaz işte!”

“Seni küstah ucube! Sizi ben yarattım yahu!”

“Zahmet oldu.”

“Hem de ne zahmet! Baş kaldırmanız için değil, bana hizmet etmeniz için hayat verdim size!” Ses giderek öfkelenirken, konuşmayı bile doğru dürüst beceremeyen Kukla Lub sırıtıyordu.

Bu sırada başka bir kukla araya girdi.

“Lub’un aklı başında değil Efendimiz, özür dileriz.” Cılız bir sesti bu ve hemen bastırıldı. Sesin sahibi karnına bir darbe aldı ve ‘pof’ sesiyle yere yıkıldı. Hemen onun yerini bir başkası aldı.

İsyan ciddi bir boyuttaydı, yaklaşık yirmi kadar kukla Efendilerinin etrafına daire olmuş, onu süzüyorlardı. Kimisi endişeli, kimisi öfkeli, kimisi ise kararsızdı. Yine de delinin biri kuyuya taş atmıştı ve artık geri dönüş yoktu.

“Lub’un aklı gayet yerinde. Ve bizi artık burada tutamazsın,” demeye cesaret gösterdi bir kukla. Onaylayan mırıldanmalar küçük odayı dolduruyordu.

“Ne istiyorsunuz? Para mı? Ün mü? Karı kız mı?” son cümleyi kurduğunda, birkaç kukla dehşetle efendilerine baktı.

“Özgürlük.”

Efendi bu saçmalığa daha fazla katlanamayacağı kanaatine vararak, “Siktir lan ordan,” dedi ve kapıyı çarparak odadan çıktı. Dışarıda sürgülenen kilidin sesiyle, kuklalar yine bir başlarınaydı.

“Size işe yaramaz demiştim,” dedi, Lub’un aklının yerinde olmadığını belirten kukla.

Yanıt, efendilerinin kurduğu son cümle ile aynıydı. Birkaç kukla, aynı “karı kız”a olduğu gibi bunu da dehşetle ve irkilerek karşıladı. Diğerleriyse artık insanoğluyla yaşamaya alışmıştı…

* * *

“Düşünebiliyor musunuz?” diye soruyordu gülerek, elinde koca bir şişe konyak tutan usta. “Özgür olmayı istiyorlarmış yahu!”

Kahkaha sesleri geniş salonda çınlıyordu. Altı usta da, gelecek hafta gerçekleşecek Kukla Festivali hakkında konuşmak için bir araya gelmişti. Altısı da o yörenin en ileri gelen ustalarıydı. Ve elbette ki her ‘en ileri gelen’ gibi o günün planlarını yapmak yerine, kendi aralarında geliştirdikleri argo ile günün geyiğin yapmakla meşguldüler.

“Sen de koy verip gitseydin be usta,” dedi, sarı saçlı minyon tipli bir adam.

“Yok canııııım, o kadar uğraş, o kadar zaman harca, sonra da koy ver gitsin öyle mi?”

Masadakiler neşeyle ustanın bu sözlerine gülerken, kuklaların odasında çok daha başka planlar dönmekteydi.

* * *

“Yaaani sen diyosun ki, bu evden çıktık mıydı, kurtulmanın yarısını becerdik demektir?” Sözlerin sahibi yine ustaya karşı isyan bayrağını ilk savuranlardan birisi olan Lub’tu.

“Tamamen kurtulduk diyemem, ama özgürlüğe giden yolun yarısına varmış olacağımız kesin. Burada oturarak bir şeyler gerçekleştiremeyiz.”

Oda her türden kuklayla doluydu. Kadını erkeği, yaşlısı genci, çiftçisi, atçısı, silahşoru, şoförü, öğretmeni kısacası toplumun her sınıfından bir üye vardı orada. Hepsinin boyları yarım metreyi geçmeyecek şekilde hazırlanmıştı. Eskiden eklem yerlerine bağlanan iplerle hareket ettirilen bu kuklalar, artık kısmen insan sayılırdı.

Nefes alıyor, konuşuyor, düşünebiliyor ama yemiyor, içmiyor ve uyumuyorlardı. Ustalar asla masraf çıkaracak ve zaman kaybettirecek tarzdan donanımlar eklememişlerdi yaratımlarına. Yine de duyguları vardı. Hiçbir usta buna izin vermek istemese de, ellerinden bir şey gelmiyordu. Çünkü bu büyünün temelinde de duygular vardı. Bu nedenle söküp alamıyordu ustalar bu illeti. Dolayısıyla da bin bir türlü dert açılıyordu başlarına.

Ama sonradan, iyi bir gösteride ‘hisli’ kuklaların daha fazla iş yaptığı ortaya çıkmıştı. Artık ustalar biraz daha rahattı bu konuda.

Yine mırıltılar odayı kaplarken, odanın nadir eşyalarından birisi olan tahta sandalyede oturmakta olan kukla Ein atıldı. “Peki, sonra ne olacak? Evden çıktıktan sonra yani. Sonrası özgürlük diyorsun. Ama bence sonrası bilinmezlikten başka bir şey değil. Eğer özgürlük buysa, aman kalsın efendi.” Ein bir çiftçiydi. Ya da usta onu şekilde yaratmıştı. Sarı hasır şapkası, kaslı kolları ve nasırlı elleri vardı. Gelecek için endişelenmek onun en doğal hakkıydı. Tıpkı ürünleri için endişelenen bir çiftçi gibi, o da olası özgürlükleri için aynı şekilde endişeleniyordu:

“Ya sonrası?”

“Ben bunu bilir bunu söylerim dostlarım,” diye devam etti, o sıraya kadar işi iyi idare etmiş olan kukla Racul. O bir silahşordu. “Sonrası o kadar da muamma değil aslında. Öbür Dünyalar’a açılan bir gemiye binebiliriz belki. Ama şu kesindir ki, bu dünyada bizim ‘özgür’ olmamıza yer yoktur.”

Deri bir ceket ve deri bir pantolon giymiş olan Racul’un yüzündeki ifade, o an birçok kuklaya birçok anlam ifade ediyordu. Onun gözlerindeki umut ve heyecan, pek azında vardı. Yine de pek çoklarının yüzlerinde, özgür kuklalara bu dünyada yer olmayacağına duyulan hayal kırıklığı açıkça okunabiliyordu.

Racul’un eli kemerindeki silaha gitti. “Korkan sadece gözleriniz mi kardeşlerim. Yüreğiniz ne diyor bu işe?”

Bir yazar olan kukla Pav öne çıktı ve “Ben varım,” dedi. “Özgürlüğe doğru kalkacak gemiler için, varım.” Sesi keder değil umut doluydu. Odadaki pek çok kukla şaşırarak dinledi Pav’ı. Birçoklarınca o her zaman aklı başında bir kukla olmuştu.

Lise öğretmeni Bayan Sist de öne çıktı. “Ve ben de,” dedi.

Sonrasında yarım akıllı bir serseri de olsa, mangal gibi yüreğiyle bilinen Lub da bir adım öne çıktı. Onun peşi sıra sandalyeden inmekte olan Ein de kafileye katıldı. Nasırlı elleri ceplerindeydi.

Racul umutlanmıştı. Ama dakikalar geçtikçe, hala kimsenin bir adım öne çıkmaması onu korkutuyordu. En sonunda umutlarının boşa çıktığını anladı. Sadece bir avuç kukla, prangalarını atmak için gönüllü olmuştu.

Racul, Sadece bir avucu için bile değer, diye düşündü.

Saatler sonra sokaklarda

“Yaptııımıza inanamıyorum, başardık be!” diyordu Lub büyük bir coşkuyla.

Evet, bir avuç kukla kurtulmuştu o cehennemden. Beş kişiydi oradan çıkmaya gönüllü. Şimdi sadece üçü kalmıştı. İlk de Ein gitmişti bu diyardan, en sona kalması gereken güçlü kukla. Efendinin çoban köpeğiydi Ein’in sonunu getiren.

İkinciyse Sist’ti. Yeterince hızlı koşamamıştı o da. Ustanın başına indirdiği kürek darbesiyle can vermişti. Belki birkaç saniyesi olsa, o da kurtulacaktı Racul, Lub ve Pav gibi. Ama şans gülmemişti işte yüzüne.

Oysa planları da çok iyiydi. Her ne kadar, fikir sahibi Lub da olsa plan Racul’ul daha ilk saniyeden yatmıştı aklına. Kaçmaya, özgürlüğe bir adım atmaya bir türlü cesaret edemeyen diğer kuklalar da yardım etmişlerdi arkadaşlarına. Son defa.

Diğer kuklaların çıkardıkları kargaşaya gelen efendi, karşısında gördüğü manzarayla şoka uğramıştı. Kuklalar henüz canı kanı olmayan ‘gerçek’ kuklaları odanın ortasına yığmış, bir güzel yakıyorlardı.

Olayın dehşetini kabullenemeyen ustanın anlık duraksaması, bir avuç kuklanın özgürlüğe koşması için yeterli olmuştu. Ancak dışarıya sadece gösteri yapak için –onu da yaka paça kamyonetin kabinine atılarak- çıktıkları için, hesaba katmadıkları bir etken daha vardı. Evin bekçi köpeği.

Tek başına yaşayan ve kendisine fazlasıyla güvenen ustanın, hırsızlara karşı bir köpekten fazlasına ihtiyacı yoktu. (Evi birkaç defa soyulmasına rağmen.) Hayvan tek katlı evin geniş bahçesinde yakalamıştı Ein’i. Çiftçi daha ne olduğunu anlayamadan karnı parçalanmış bir halde yere serilmişti. Üzerine atlayan hayvan, Ein’in içindeki bütün havayı söküp alırken korunmasız bir şekilde açıkta kalan boynu kırmak, çiftçi için acıların dinmesi demekti.

Hayvan kuklaya bu merhameti göstermişti.

Ama aynı şey usta için geçerli değildi. Ayağı taşa takılan öğretmen Sist’e yetişen efendi, kapının kenarından kaptığı bahçe küreğiyle defalarca vurmuştu kadına. Önce ayaklarını, sonra belini, sonra da sırtına indirmişti paslı küreği.

Nedense en son aklına gelmişti, kafaya bitirici darbeyi vurmak. Ve bunca süre yerde acıyla kıvranmıştı bir lise öğretmeni. Kıvranmıştı ve ona merhamet eden kimse de yoktu.

Bir avuç kukla, kayıplarını işte böyle vererek koşmuştu özgürlüğe doğru. Racul ve Pav için attıkları her adımda kaybedilen dostlarının acısı vardı. Lub’a gerçeği söylememişlerdi. Bunu yapmış olsalar bile, Lub gerçeği kavrayamazdı. Zaten sormak da aklına gelmemişti.

Şimdiyse dev bir şehrin, kalabalık sokakları arasında nefes almakla meşguldüler. “Başardık be”, demişti Lub.

Oysa Pav açık açık ağlıyordu. Racul güçlü görünmeye çalışarak yüzünü doğan güneşe çevirdi. “Limana varmalıyız. Kendimiz için olmasa bile, diğerleri için bunu yapmalıyız,” dedi Racul.

“Vardık diyelim, hangi gemi bizi götürecek başka diyara? Nereden bileceğiz?” diye sordu Pav.

“Önce bir varalım da…”

* * *

Liman da şehir gibi kalabalıktı. Her saniye gemilere yük taşıyan hamallar, çapkınca gezen tayfalar, asabi kaptanlar, en sıcak hanın kendilerininki olduğunu iddia eden insanlar ve denizcileri baştan çıkartmaya çalışan fahişelerle liman tam bir ana baba günüydü.

Korku dolu gözlerle kalabalığın arasından sıyrılmaya çalışan üç kukla, sırayla demir atmış gemileri inceliyorlardı. Hiçbirinin, bir deniz aracının onları başka bir diyara nasıl götüreceği hakkında bir fikri yoktu.

Ancak kendilerine doğru yaklaşan, genç bir adamın böyle bir fikri olduğu her halinden belliydi. Siyah dalgalı saçları, yakışıklı bir yüzü ve salonda çalışmadığı her halinden belli olan bir vücuda sahip olan tayfa, onları mutlulukla el salladı.

“Bir yere gitmek isteyen yolculara benziyorsunuz,” dedi adam, güven veren bir sesi vardı.

“Neeerden benziyomuşuz o dediğine?” diye cevapladı Lub.

Racul yüzünü buruşturduysa da, arkadaşının sorusunu mantıklı bulmuştu. Nereden benziyorlardı? Ve adam, onların kukla olduklarından bir haber gibi gözüküyordu. Oysa bu güneşin Doğu’dan doğuşu kadar belli bir gerçekti.

“Dakikalardır aynı noktada, şu uyduruk gemileri süzüyorsunuz,” diye yanıtladı adam, bir eliyle de rıhtıma yanaşmış gemileri gösteriyordu. “Ama aradığınız o tarafta değildir,” dedi.

“Ya ne tarafta?” diye sordu Pav.

“Rıhtımın hemen sonunda, bu tarz ‘başka diyar’ yolculukları için hazırladığımız bir aracımız var,” dedi tayfa.

Kuklaların kafaları karışmıştı. Mavi sular önlerinde uzanıyor, dalgalar özgürce yalıyordu gemileri. ‘Başka diyar’ yolculukları ne demek oluyordu? Özgürlüğe açılan kapı o araçtan mı geçiyordu?

“İzninizle arkadaşlarımla yalnız konuşmak istiyorum,” dedi Racul. Tayfa sabırsızca başını salladı ve kuklaların duyma mesafesinin dışına çıkt.

İç geçiren silahşor “Ne diyorsunuz?” diye sordu.

Lub kendisinden beklenen olgunlukta “Ne bekliyoz ki?” dedi, sırıtıyordu.

Lub’un masum gülümsemesi Pav’ı da güldürmüştü. “Daha kötü bir duruma düşebilir miyiz?”

Racul arkadaşlarını başıyla onayladı. Tayfa konuşmanın bittiğini görünce yanlarına yaklaştı ve “Ne diyorsunuz?” dedi.

“Kabul ediyoruz, ancak bizim bu hizmete karşılık ödeyebileceğimiz bir ücretimiz yok,” dedi Racul.

“Ah ücret hiç sorun değil, eminim bir şekilde halledilebilir. Önemli olan sizin refah içerisinde gideceğiniz yere ulaşmanız. Gelin, sizlere yolu göstereyim.”

Kuklalar tayfanın peşinden, rıhtımın sonundaki araçlarına giderken damarlarında özgürlük akıyordu. Racul ve Pav, bunu başarabildiklerine nihayet inanmaya başlamışlardı. Lub ise bu fikir ağızdan çıktığı an, kendisini özgür sanmaktaydı zaten. Ancak Racul’un aklı ustadaydı. Bu kadar kolay mı pes etmişti arkalarından? Ya diğerlerine ne yapmıştı?

Hiçbir fikri yoktu.

* * *

“İşte bu!” dedi tayfa. Yüzündeki güven dolu ve bir o kadar da tatlı gülümsemelerden birisiyle bakıyordu kuklalara. “İşte budur diğer alemlere açılan ve dosdoğru özgürlüğe giden aracınız.”

Kırmızı bir konteynırdı bu. Enine beyaz çizgileri vardı. Bir oda büyüklüğündeydi rahat. Kuklalar için yeterince yüksek ve genişti yani.

“E bu şey neylen hareket etcek?” diye sordu Lub, şaşkın bakışlarıyla.

Bu, Racul ve Pav’ın da merak ettiği bir soruydu. Tayfa çok gizli bir sır verirmişçesine sesini alçalttı ve kuklalara doğru eğildi.

“Büyüyle.”

Tek bir kelime. Bu evrende binlerce anlama gelebilen ve pek çok şeyin altında yatan tek bir kelimeydi bu. Üç arkadaşı ikna edebilecek olan o tek kelimeydi.

Tayfa yüzünden hiç silinmeyen o gülümsemeyle konteynırın kapağını açtı. Çıkan gıcırtılı sesi yok sayarak, “İçerisi biraz karanlık olabilir, ama hazırlıksız değiliz. Ah kesinlikle değiliz,” dedi. Bir eliyle kuklaları içeri yönlendirirken, öbür eliyle de cebini karıştırmaktaydı.

Bir kibrit çaktı ve cebinden çıkardığı kırmızı bir mumun fitili yaktı. “İşte burada,” dedi tayfa. “Etrafın kusuruna bakmayın. Yolculuk pek uzun sürmeyeceği için, fazla düzenlemeye gerek duymuyoruz. Hem genelde insanlar vee ku…” durakladı, “insanlar bu yolculuğa sadece bir defa çıkar. Malum yeni diyarlar falan.”

“E ne bekliyoz o zaman?” dedi Lub, iyice keyiflenmişti şimdi. Serseri kukla, mum ışığıyla aydınlatılan ve küf kokan bir konteynırda, ne kadar keyifli olunabilirse o kadar keyifliydi işte.

“O kadar acele etmeyin,” dedi tayfa. “Son talimatları vermeliyim. Yapmanız gereken şey basit. Mumu asla söndürmemek. Sizin müdahaleleriniz olmadan, söndüğünde anlayın ki vardınız. Yepyeni bir hayat önünüzde uzanıyor demektir.”

Kuklalar başlarıyla onayladı. (Lub heyecan ile ellerini çırptı.)

“İyi yolculuklar,” dedi tayfa. Ve kapıyı arkalarından kapattı.

“Başardık,” diyebildi Racul. Gözleri dolmuştu. “Evet dostum, başardık,” dedi Pav. Lub keyifle dans ediyordu.

En sonunda mumu güvenli –Lub’dan uzak- bir yer koydular ve beklemeye başladılar. Dakikalar geçti.

“Azcık sıcak olmadı mı sizce de?” dedi Lub.

İki dost da cevap vermedi, dakikalardır hiçbir şey yapmadan bekliyorlardı. “Sanırım biraz cam falan açmak lazım be,” diye devam etti Lub konuşmaya. Az önce cevap alamadığının farkında değil gibiydi.

Ancak bu cümleler Racul’un aklında bazı kıvılcımlar uçuşturdu. Konteynırın havası gittikçe tükeniyordu. Gelmek üzere olmalıydılar.

Özgürlük bu kadar yakınken, ellerinden alınmamalıydı. Benzer bir düşüncenin Pav’ın da aklına geldiğini fark etti. Nefes almak gittikçe güçleşiyordu.

“Nefes alışlarınızı yavaşlatın,” dedi Racul.

“Noldu yav?” diye cevapladı Lub.

“Hemen dedim, cevap verme! Konuşmayın! Havayı harcamayın!”

Racul kurduğu bu cümlelerle, özgürlüğe açılan son umudu da silmişti. Kandırılmışlardı, tuzağa düşmüşlerdi. Özgürlük bir hayaldi ve ölmeleri an meselesiydi. İlk önce mumu söndürmeyi düşündü silahşor, sonra aklına başka bir fikirler zinciri geldi.

Tabancasına uzanıp, şarjörünü kontrol etti. Hızlı düşünmesi gerekiyordu.

“Siktir! Sadece üç mermi var,” dedi fısıltıyla. Pav yüzünü astı, Lub ise hala ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Racul konteynırın duvarına nişan aldı, gözünü kapattı ve tetiği çekti. Mermi duvara çarptı, patlamadan gerektiği gibi bir ses çıkmamıştı. Aynı hızla geri seken mermi karşı duvara çarptı ve yere düştü. Silahşor hevesle merminin çarptığı noktayı incelemeye gitti. Metal sadece biraz darbe almış gibi duruyordu. Büyü.

Racul kelimenin tam anlamıyla bittiklerini düşünüyordu. Genç yazar ağır hareketlerle arkadaşının yanına geldi, “Elinden geleni yaptın,” dedi. Artık isteseler de istemeseler de sesleri belli bir seviyenin üzerine çıkamıyordu. Soluk alışverişleri de istem dışı bir şekilde hızlanmıştı. Oksijen yeterli değildi.

Racul, silahı arkadaşına uzattı. “Vur beni,” dedi.

“Sonra?”

“Sonra da kendini.”

Pav başıyla hala durumu anlamaya çalışan Lub’u gösterdi.

Racul arkadaşının kulağına yaklaştı ve “Bırak da özgürlüğe kavuştuğumuzu sansın,” dedi.

Lub hala soran gözlerle bakıyordu, ancak hiçbir sorusunu dillendirmemişti henüz. Üç kukla birbirlerine sıkıca sarıldı.

“Lub… arkanı… dön…” dedi Racul. Kesik kesik konuşabiliyordu. “Ve ne olursa olsun dönme… mumu izle… yalnızca… mumu…”

Lub Racul’a bir bakış attı. Sonra da Pav’a döndü. Gözleri dolmuştu. Yine de onları buraya kadar getiren adama güveniyordu. Arkasını döndü ve gözlerini kırmızı muma dikti.

Silahşor “Şimdi” demek istermişçesine dudaklarını oynattı.

Ve konteynırda ardı ardına iki boğuk patlama sesi duyuldu.

Lub arkasını dönmedi.

O, tepkisizce mumun sönmesini bekliyordu.

SON

Aralık 2009

Bir Yorum Yap